13 Mayıs 2017 Cumartesi

Anneler günü

Doğmadan Önce

İnsan aramadığını bulur
sırtında gölgelerle bu çöl ortasında
duyar, dinler, duyurur
geceyi iplik yapar
geçirir sevdiğinin gözlerinden
basar mecnûn'un izinde
insan bulduğunda kaybolur

Bir ölünün gözleri kalır bende yatılı
bulduğumu arayayım diye simsiyah
gazetelerle örtülmüştür
dağların ve hakikatlerin üstü
insan doğmadan önce gömülmüştür
rahmine ölü dillerin
ve oraya
resmî gazetelerle
redîflerle
inilir

Pencere önünde kanaviçeler, vita kutusu
insanın ilk günleri, yaprak yüklü meşeler
dünyanın ardından dökülen anne sesleri

Kış gelmek üzere, kapı aralık
sobanın külünü alıyor Türkân teyze
geniş bir bayrak gerili balkonlarında
-onların balkoları evden önce-
sünette, farzda ve savaşta dalgalanan
geniş bir bayrak...

Evin büyük oğlu, esmer, yorgun
bazı geceler balkona çıkıyor,
yıldızlara bakıyor, mırıldanıyor sonra
acıyla dalgalanan dağlara doğru

Şeref Bilsel 

13 Mart 2017 Pazartesi

Melis Sökmen anlatıyor: Dört kadın, bir akşam masası, Tomris Uyar ve bir fotoğraf


90’lı yıllarda “Gemiler”, “Burçlar”, “Merhaba Hüzün” gibi şarkılarla çıkış yapan ve Türkiye’nin en güçlü pop caz vokallerinden birisi Melis Sökmen. Aynı zamanda dansçı ve eğitmen. Bir fotoğraftan, Tomris Uyar’la ve Leyla Erbil’le olan bir akşamın hikâyesinden yola çıkıp Sökmen’in Tomris Uyar’la ilk gençlik yıllarından Uyar’ın ölümüne dek uzanan dostluklarını konuştuk.


BURAK ABATAY
Leyla Erbil, yazdıkları, yaşadıkları, yaşattıkları, o pırıl pırıl yeşil gözleri ve yüreğindeki isyanı ile herkes için hep ayrı bir yerde durur. Bundan 10 gün önce, 12 Ocak’ta Leyla Erbil’in doğum günüydü. Sağa sola bakınırken o gün, Mektup Aşkları kitabından birkaç satır okudum. Sacide, Ferhunde ve diğerleri... Sonra gözüm bilgisayarda bir fotoğrafa ilişti. Bir fotoğraf. Fotoğrafta dört kadın. Tıpkı, Mektup Aşkları’nda olduğu gibi. Fotoğrafın sağında, çekilmesinden sanki çok da mutlu olmayan bir kadın olarak karşımızda duruyordu Leyla Erbil. Ya da çok güzel geçen zamanın o güzel anı için çekilen fotoğrafta ‘neden öyle durmuşum ki?’ pişmanlığını yaşadı günler sonra. Bilmiyorum.

Karşısında Tomris Uyar var. Sol elini, çenesinin soluna yaslamış. Omzuyla duvardaki ahşap kaplamaya dayanmış. Şevkat gözlerindeki milyonlarca duygudan en belirgini. Bakışlarıyla dünyayı kucaklıyor Tomris Uyar. Sağında da şarkıcı Melis Sökmen. Sökmen’in karşısında fotoğraf altında adı geçmeyen başka bir kadın. Bu iki kadının Tomris’in ve Leyla’nın masasına geçerken tesadüfen oturduğu ihtimali hâkimdi. Kucaklarında kavuşan iki çift el ya mahcubiyetin ya da hayata dair acemiliğin simgesi olabilirdi. Ama emin değildim. Hikâyeyi bilmiyordum.

Leyla Erbil, 2013’te, Gezi’nin en renkli zamanlarında, yüreğindeki kızılı elimize tutuşturup, bir temmuz günü yaşama veda etmişti. Hatta unutmam, Leyla Erbil için Onur Caymaz şunları yazmıştı: “Siz de gittiniz Leylâ Hanım. Siz de… Biz öyle dostsuz, öyle heyecansız kaldık ki siz de bizi bu kötü dünyaya bıraktınız. Şimdi çok azız burada. Siz orada kim bilir nicesiniz?”

Tomris Uyar da ondan on yıl önce başka bir temmuz gününde aramızdan ayrılmıştı. Azlığımız belki de şimdi yalnızlığımız.
Bu yüzden fotoğrafı ve hikâyesini öğreneceğim tek kişi Melis Sökmen olabilirdi. Bir çırpıda Melis Sökmen’i aradım. Telefonda, ikinci sözümde “Bugün Leyla Erbil’in doğum günü ve ben sizin bir fotoğrafınızı gördüm: Sen, tanımadığım bir kadın, Leyla Erbil ve Tomris Uyar” dedim. “Ah Tomris!” diye cevapladı bütün heyecanımı. “Bu fotoğrafı konuşmamız lazım” demişken Sökmen’e, çoktan randevulaşmıştık bile. Ne de olsa dinlenecek çok şey var. İmrenilecek, ‘ah!’ denecek de...

Melis Sökmen bir Ankaralı. Bale sanatçısı Sait Sökmen’in yeğeni. İlkokulun henüz başındayken ailesiyle beraber Almanya’ya yerleşmiş ve orada da hiç fena olmayan okullarda öğrenim görmüş başarılı bir öğrenci. Lise son sınıfa geçmeden önce amcası Sait Sökmen, İstanbul’da bir sanat okulu açmaya karar vermiş ve Melis’in de bale merakı sebebiyle okuduğu teknik/fen okulunu bırakarak İstanbul’a yerleşme hayalleri canlanmış. Buluştuğumuzda bu serüveni birçok detayıyla dinledim Melis Sökmen’den. Sıkılmadan. Ama hâlâ merak ettiğim konuya, fotoğrafa ve Tomris ile Leyla’ya gelmemiştik. Tomris Uyar’ın, Leyla Erbil’in, bir akşam rakısının merakıyla sordum: “Peki ya fotoğraf?”

Fotoğraf: Damla Aydemir
» Tomris Uyar’la olan tanışıklığın nasıl?
Biliyorsun, Tomris Uyar, Turgut Uyar’ın ikinci eşi. Turgut Uyar’ın ilk eşinden olan çocuğu Semiramis Uyar da, amcam Sait Sökmen’in eşi. Semiramis benim yengem. O yüzden benim ailem ve Turgut Uyar arasında böyle bir bağ var. Turgut Uyar, Tomris’le evlendikten sonra Tomris üzerinden de bu bağ devam etti. Babam, biz Almanya’dayken her ikisiyle de mektuplaşırdı. Tanışıklığımız bu şekilde gerçekleşti.

» Senin Tomris Uyar’la olan birebir diyalogun ne zaman kuruldu?
Sait Sökmen bir okul kurmuştu İstanbul’da. Bale merakım sebebiyle Almanya’daki eğitimimi sonlandırıp İstanbul’a gelmeye karar verdim. Almanya’da çok iyi bir lisede okuyordum. Aldığım matematik, fen ve teknik eğitim çok iyiydi. Üniversite okumana gerek kalmadan bile çok iyi işler bulabileceğin, nadir iyi okullardan birisiydi. Ama benim sanata olan hevesim daha baskındı. Hem de amcam Sait’e büyük bir hayranlığım vardı. Bu sebeple İstanbul’a dönme kararı aldım. Annemler günler süren araba yolculuğunun ardından beni İstanbul’a getirdiler. Önce Sait’in yanına, sonra da Turgut ve Tomris’in yanına gittik. Türkçeyi çok iyi konuşamıyordum ama kötü de değildi. Ama Tomris ve Turgut’la ilk tanıştığımda hiç konuşamadığımı hatırlıyorum. Annemler beni bıraktılar İstanbul’a ve Almanya’ya geri döndüler. Tomris Uyar’la kol kola girip önce Alman Lisesi’ne gittik. O lise, beni okumam gereken lise sondan değil de, bir sene öncesinden başlatacağını söyledi. Bunu istemedik. Sonrasında Tomris’in aklına Avusturya Lisesi geldi. Doğruca oraya gittik. Beni İstanbul’da Avusturya Lisesi’ne yazdıran da Tomris Uyar oldu.

Almanya’da aldığım eğitim iyi bir eğitimdi. Matematik ve fen derslerim çok iyiydi. Almancayı zaten çok iyi biliyordum. Zorlandığı tek ders Türkçe dersiydi. Okulda bana verilen kompozisyon ödevlerini ve nasıl yapılacağını, Turgut ve Tomris büyük bir itinayla bana anlatıyorlardı. Bir gün Turgut Uyar bana verilen bir ödev için bana, “Bir A4 kağıt getir” dedi ve başladı anlatmaya. İntizamlı bir şekilde sayfayı çizdi. “Buraya bir başlık yapmalısın. Burada konuya dair bilgiler, burada ise konuya dair fikirlerini kaydetmelisin” diyerek bütün ipuçlarını verdi. Çok büyük bir şairden bunları işittim. Türkçeyi Tomris ve Turgut Uyar’dan öğrendim diyebilirim.

» Tomris Uyar’la beraber vaktinizi nasıl geçirirdiniz? Neler yapardınız?
Tomris ve Turgut’un evi cemevi gibiydi. Kapısı herkese açıktı. Öğrenciler de gelirdi, yazarlar da, eş de, dost da... Leyla Erbil oradaydı. Edip Cansever oradaydı. En çok Edip Cansever’i hatırlıyorum evin içerisinde. Uzun uzun süren sohbetler edilirdi...

Tomris hemen Çin ruleti oynamak isterdi. Onun zekasını, zeka dolu bakışlarını o zamana kadar kimsede görmemiştim.

Sonrasında da mümkün olmadı. Öğrendiğim ne varsa annemle beraber ondan öğrendim. Benim için eşsiz bir yere sahipti Tomris.

Çok fazla dışarı çıkmayı seven biri değildi Tomris Uyar. Kendisiyle yapılacak bir röportaj oldu mu yahut biriyle buluşacağı zaman dışarı çıkmayı düşünürdü. Onda bile defalarca sıkıntı içerisine girerdi. İncecik bir makyaj yapıp şık bir şekilde çıkardı dışarıya. Bir yere gidecek olduğunda da ‘Çiçek’e gidelim’ derdi. İnsanları daha çok evde kabul etmeyi severdi. Disiplinli bir şekilde evde çalışırdı. İçinden geçtiğimiz zamanda Tomris Uyar’ı daha çok özlüyorum. Her biri birer birer bırakıp gittiler bizi.

» O fotoğraf o zaman hiç fena olmayan bir tesadüf.
Fotoğrafın olduğu akşam da öyle bir akşamdı. Tarihini ve yerini çok net hatırlamıyorum. Çiçek pasajında olsa gerek. Zaten Leyla Erbil çok yakın arkadaşıydı.

» Senin karşındaki kadın kimdi?
Gyll. Çok düşündüm ama soyismini inan ki hatırlamıyorum. İskoçyalı bir akademisyendi. Sonrasında bağımız koptu. Amerika’ya yerleştiğini biliyorum sadece.

» Tomris Uyar ve Leyla Erbil ile böyle bir masada oturmak nasıl bir his?
O zamanlar farkına varamıyorsun tabii. Leyla Erbil’i, Tomris’i ziyaret ettikçe görürdüm. Ama benim neredeyse tüm vaktim Tomris’le geçerdi. Keşke daha çok fotoğrafımız olsaymış. O zamanlar öyle imkanlara çok sahip değildik.

» Diyalogunuz sanırım hiç kopmadı.
Hayır hiç kopmadı. Annem ve babam öldükten sonra benim kişisel maceralarımdan dolayı biraz daha azalmıştı. Ama şöyle bir şey var... Tomris’in etrafı çok kalabalıktı. Onca insan, onca dostu vardı. Hepsi çok kıymetli kişilerdi. Annem öldükten sonra, kendisinin de hastalığını yaşadığı sürelerde bana, “Melis biliyor musun? En çok Hediye’mi özlüyorum” demişti. Annem ile kurduğu bağ çok başka bir bağdı.

» ‘İçinden geçtiğimiz zamanda Tomris Uyar’ı daha çok özlüyorum’ demiştin. Ki Tomris Uyar da kenisini ‘Yüzleşmeler’ yazılarında, ‘Hele benim gibi bireysel olaylar kadar toplumsal olayları da iliklerinde duyan biri için yinelemeye düşmek kaçınılmaz, o yüzden ister istemez aynı günleri ve aynı duyguları anlatıyorsunuz yıllar içinde’ şeklinde ifade ediyor. Aslı Erdoğan’ın, onca yazar ve gazetecinin hapiste olduğu bir dönemde Tomris yaşasa, o da içeride olur muydu?
Kolay bir soru değil. Ama böyle bir dönemde rahat olabileceğini hiç düşünmem. Tomris Uyar toplumsal duyarlılığı çok yüksek bir yazardı. Sanırım dediğin gibi içeride olabilirdi.

» Sen neler düşünüyorsun?
İçinde olduğumuz süreç bir intihar. Sistem değişikliğini tartışmak ve hatta bunu düşünmek kabul edilebilecek bir şey değil. İleriye doğru hareket etmemiz gerekiyor. Ama biz bunun yerine ülkecek intihar ediyoruz. Bu sistem değişikliği benim için bir intihar demektir.

Not: Bu söyleşi 22 Ocak 2017 tarihli BirGün gazetesi Pazar ekinde yayımlanmıştır.

Üç kurşun sıktılar onura, vicdana, Hrant’a

BURAK ABATAY @abatayburak


Hrant Dink’in aramızdan koparılışının üzerinden 10 yıl geçti. Onu hatırlatan her şey hâlâ çok taze; şiirler, ağıtlar, şarkılar... Hrant Dink’e atfen söylenmiş şarkıları bir kez daha paylaşmak istedik; umudu büyütsün, barışı bizlerle kılsın diye

Hrant Dink… Barışın ve umudun en güzel rengi. Hrant’ın ardında bıraktığı beyaz güvercinler dayanışmanın da sembolü oldu. Ocak 2007’den bugüne kırmızıdan ve mordan renkler grinin yerini aldı. Ardından çok söz söylendi, çok ‘ah’ çekildi. Her şeye rağmen barışın ve umudun resmi oldu ve hep güzel şeyler fısıldadı bizlere: “Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet, biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.”

Onsuz geçen 10 yılın ardından onu hatırlatan her şey hâlâ çok taze. Onun için şiirler yazıldı, ağıtlar yakıldı, şarkılar söylendi. Onun için söylenen şarkıları bir kez daha paylaşmak istedik; umudu büyütsün, barışı bizlerle kılsın diye…

»Sezen Aksu – Güvercin
“Kağıdı da kan tutar, ağaç değil mi soyu?” Sezen Aksu’nun 2008’de çıkardığı ‘Denizyıldızı’ albümünde yer alan Güvercin şarkısı Hrant’ın ölümüne ilk ses olan şarkılardan. Söz ve müziği Aksu’ya ait şarkı “Ağla, doyasıya ağla!/ Aynı denizde çoğalır yüreğin özsuyu” diyerek Hrant’tan bize kalan en güzel şeyi, umudu elimizde tutuşturuveriyor.

»Bandista – İnkârın Şarkısı
2009’da yayımlanan De Te Fabula Narratur adlı albümüyle Bandista, Hrant için, soykırım için tarihe bir ‘ah’ döktü. “Bir hikâye anlatmamız gerekiyorsa eğer 1915’ten başlamamız gerekir” diyerek başlayan şarkı, şu sözlerle bitiyor: “Nice cesur, nice korkak, nice yoldaş/ Faşistler elinde ölmedi, hiç olmadı!”



»Replikas – Vakt-i Kerahat
Rock grubu Replikas’ın 2008’de yayımladığı ‘Zerre’ albümünde yer alan şarkı ‘Vakt-i Kerahat” Hrant için yazılan bir ağıt gibidir: “Uzandım tutup çektim tam arkamdan vuruldum/ Ne yaptım ne ettim sen beni neden öldürdün” sözlerinin yer aldığı şarkı kin ve nefretin bir kez daha sorgulandığı bir çalışma.


»Şebnem Ferah – Uçurtma
Şebnem Ferah’ın ‘ Benim Adım Orman’ adlı albümünde sözü ve müziği Ferah’a ait olan ‘Uçurtma’ adlı şarkı da Hrant’ın katledilişine tanıklık eden başka bir eser. Ferah tek cümleyle her şeyi çok iyi özetliyor: “Kaldırımda bir güvercin birden yüzüstü yere uzandı / Kundağında kundaklanan bir ruh vicdanlardan göğe taştı”


»Metin Kemal Kahraman – Göçmeyen Kuşlar
Metin Kemal Kahraman’ın “Hrant’a Ağıt” olarak sunduğu ve Maviş Güneşer ile beraber seslendirdiği ‘Göçmeyen Kuşlar’ şarkısına Sayat Nova Korosu, Erkan Oğur, Okay Temiz, Ertan Tekin ve Serdar Keskin de katkı sunuyor. Ekşi Sözlük’te şarkı için yazılan “insanın içine oturan şarkı…” cümlesine katılmamak mümkün değil!


»Yaşar Kurt & Arto Tunçboyacıyan – Nefrete Kine Karşı
Yaşar Kurt ve Arto’nun Hrant için yaptığı ortak çalışması: ‘Nefrete Kine Karşı’. Ne mutlu ki Hrant’ın ellerinde büyüttüğü umut artık elden ele… “Bizler Hrant’larız/ bizler insanlarız/ bizler yaşatanız/ nefrete kinlere karşı olanlarız”


»maNga – Ben Bir Palyaçoyum
maNga’nın ‘e-akustik’ albümünde yer alan bir şarkı: Ben Bir Palyaçoyum. . “bir ocak ayında sokakta vurulurum/ ya da 19’unda bir kahraman olurum” sözlerinin yer aldığı şarkı sistemin ikiyüzlülüğüne de vurgu yaparken Hrant için bestelenen önemli eserlerden biri.


»Işığın Yansıması – Hrant Dink’e
Işığın Yansıması’nın “Şimdi Yeni Şeyler Söylemek Lazım” adlı albümünden, Hrant Dink anısına söylenmiş bir ağıt. Erguvanlar İstanbul’a en çok yakışan çiçeklerken, Hrant’ın hem erguvanlar hem de bu şehir olduğunu hatırlatıyor şarkı.


»Vardiya – Kül
Hrant’ın katledilmesiyle beraber yükselmiş ırkçı propagandaya karşı halkların kardeş olduğu mesajı için söylendi Kül şarkısı. Şarkının bestesi Grup Vardiya tarafından yapılırken, sözlerini ise Sedat Şenoğlu yazdı. “Üç kurşun sıktılar, onura, vicdana, Hrant’a”

»Nadir Göktürk – Güvercin
Nadir Göktürk, Güvercin şarkısını Rakel ve Hrant için kaleme aldı. Sözü ve müziği Nadir Göktürk’e ait olan şarkı Hrant’a atfen yazılmış en naif sözleri de içerisinde barındırıyor: “Bir güvercin gibi tedirgin/ Ama bir güvercin kadar hür...”


Not: Bu yazı 19 Ocak 2017 tarihli BirGün gazetesinde yayımlandı.

Ali Deniz Uslu söyleşisi - ‘Şiir okuyandan çok şairimiz var’


BURAK ABATAY
Ali Deniz Uslu, iki deneme kitabından sonra bu kez de Asfalt Yengeci adlı şiir kitabıyla okuruyla buluştu. Uslu, okuru, dili sorgulayan, söz oyunlarına sıkça başvuran ve de sokakla, dünyayla hesaplaşan şiirlerle karşılıyor.

>>Üçüncü kitabını yayımladın. “Girdap Balıkçısı”, “Karganın Duyduğu” ve de son olarak “Asfalt Yengeci”. Bu kez bir şiir kitabı geldi. Şiir, hayatında olan bir şey miydi?
Yazıya, yazmaya dair pek çok şey ya da her şey hayatımda var. Yazarak ve okuyarak büyüyorum. Metinsel bir otostop benim yazma serüvenim. Farklı araçlarla farklı yolculuklara çıkıyorum. Aslında bunu da çok bilinçli olarak yapmıyorum. Sözcükler, metinler istediklere yere götürüyor beni. Şiir bu gidişlerin şimdiki hali. Şiirin narin ve rafine anlatımını seviyorum. Yolu dolandırmıyor, eşikte durmuyor. Kapıyı kırıp geçiyor. Kapı çalma huyu hiç yok! Yalnızca şiire biçilen ağır ve ağdalı üniforma beni sıkıyor. Şiiri kalıplaştırmak, tek tipleştirmek, onu koyu bir bataklığa itiyor. Lojman griliğinde ve müfredat dahilindeki şiirler ve şairler o yüzden pek hayatımda olmadı. Zaten şair olmak ya da edebiyat cehenemnemine katılmak gibi de bir derdim yok. Ben kendi cehennemimdeki yangına odun atıyorum.

>>Okur, “...İradeni cüzdanına sıkıştır/ Kulağını tıka/ Takım elbiseni ütüle...” gibi hesaplaşma içerisinde olan dizelere denk geliyor. Hesaplaşman kiminle ve neyle?
“Alçalarak Yüksel” günümüz dünyasına sert bir gönderme. Bilip de söylemeye çekindiğimiz tüm gerçeklere bir saldırı. “Pürüzsüz bir yavşaklık kuşan/ Şimdi hazırsın alçalarak yükselmeye” diyorum devamında da. Hesaplaşmam ise en çok kendimle, sonra sistemle, dayatılanla, üstümüze dikilmek istenen her türlü üniforma hayatlarla.

Bu topraklarda en çok ıskalanan şeydir kişinin kendiyle ve dayatılanla hesaplaşması. Bazen korkudur bundan kaçmanın nedeni, sıklıkla da bıkkınlık. Ben çemberin çeperlerini kendimce zorluyorum, içine sıkıştığımız bu hastalıklı hücreyi yırtmak gibi bir derdim var. İyi kötü tüm çabalarım da hayata tutunmamı sağlıyor.

>>Şiirinde mizah, görülen başka bir olgu.
İroniyi seviyorum. Tebessümün, kahkahanın gücüne inanıyorum. Bunca kaos başka nasıl çekilebilir? Yazdıklarıma mizahın sızması da okuyucunun bana tahammülünü arttırıyor sanırım. Yazılardaki yoğunluğu bu şekilde hafifletiyorum. Yazmanın farklı formülleri var, yazmayı mesai edininler bunu bilir. Edebiyat ya da özgün ürünler verdiğinizde ise bu formülleri kullanmazsınız. Gemi de kaptan da sizsinizdir bu denizde. Hatta deniz bile olursunuz gerektiğinde. Bu yüzden aşk kadar öfke, umut kadar umutsuzluk, hüzün kadar mutluluk da olmalı metinlerde. Önemli olan dozunu tutturmak ve okuyucu doz aşımına uğratmamak.

>>Kısa cümleler ve aforizmaları bir teknik olarak mı kullanıyorsun?
Çok disiplinli ve profesyonel bir bakış açısıyla yazmıyorum. Bunlar reklam metinleri ya da slogan değiller. Yazı evrenine salınan denemeler. Asfalt Yengeci’nde yakaladığım dengeyi seviyorum. Gazetecilikten gelen alışkanlıkla da derdimi en hızlı ve net şekilde okuyucuya vermeyi deniyorum. Haber dilinden farkı, sözcüklere kendi anlamlarımı yüklemem. Okuyucu da kendi anlamlarıyla karşılaştırıyor bunları. Yollarımızın kesiştiği de oluyor, birbirimizi kaybettiğimizde.

>>Kapalı olmayan ve imgesellikle mesafeli bir anlatıma sahip olduğun görülüyor.
Açık şekilde imgesel yazıyorum aslında. Sırf derin görünmek için suyu bulandırmamak gerekir. Sığlık günümüz yazınsal dünyasının vebası zaten. Aradaki sınır da fazlasıyla flulaşmış durumda. Ben de az önce söylediğim gibi anlam yüklemeleri yapıyorum. Kimde neye karşılık geleceğini hesap etmiyorum. Bu kulvarda anlaşılmak, çok sevilmek istemek histerik bir durum. Yazar kendi için yazar öncelikle. Kendini kendine deşifre edemez, içindekini çıkaramazsa samimiyetsiz şeyler dökülür kağıda. Türlerarası, türleraşımı bir yerlerde gidip geliyorum. Sanırım bu yolculuk hali bana iyi geliyor. Yazdıklarım da dünyama girmek için birer davet, bu dünyada ne bulacağınız da yalnızca size ilgilendirir.

>>Kitap, “Kusurlu sözcüklerle yamayamazsın hikâyeni” cümlesiyle bitiyor. Sözcükte kusur, hayatın neresinde durur?
Hayatın kendi kusurlu. Biz onu yamamaya, içimizden akanları durdurmaya çalışıyoruz. Tüm dünya sözcüklerden ve cümlelerden ibaret. Bilinçaltımız sözcüklerle beslenmiyor. Sesler, kokular, tatlar, görüntüler var orada. Duyuların kusuru olmaz ama sözcükler telafi edilemez yerlere gider. İşin özü; yazmak post modern bir Tantalos işkencesi. Yaşamayana anlatmak pek kolay değil.

>>“Şiir okunmuyor, şiir satmıyor” tartışmaları edebiyatta hep olan bir tartışma. Sen nasıl bakıyorsun?
Şiir okuyandan çok şairi olan bir coğrafya burası. Edebiyat dünyası denilen şey de futbol medyasından farksız. Edebiyat dergilerinin tuhaf rekabeti, yayınevlerinin çok satacak yazar avları, yazarların omurgasızlığı… Her şeyin satılık, her şeyin pazarlanabilir olduğu bir ortamda şiir okunmasa da olur satmasa da. Diyeceksin “be adam sen niye yazıyorsun?” Elimden başkası gelmediği için yazıyorum. Böyle tutunabildiğim için kendime ve dünyaya, bunca mutsuzluğa, öfkeme karşı umudumu koruyabilmek için… Küfür gibi yazıyorum o yüzden ilk kitaptan bu yana.

>>Ufukta neler var? Bu metinsel yolculukta bundan sonra dümeni nereye kıracaksın?
Asfalt Yengeci durulmamı sağladı, sırtımdaki yükü hafifletti. Şimdi sakin sulardayım. Ama fırtına yine yaklaşıyor! O yüzden huzursuzlanmaya başladım. Yazmanın çağrısıdır bu, sıkıntılıdır. “Geliyorum” der ve gelir. Hazır olup olmamanın önemi yoktur. Ben de dümeni bu sefer açık denizlere kırmak niyetindeyim. Yazmaya başladığım ama nereye varacağını bilmediğim bir romanım var. Belki de sonunu getirmeyi beceremeyeceğim için ortada kalacak. Kim bilir? Göreceğiz.

Not: Söyleşi, 15 Ocak 2017 tarihli BirGün gazetesi Pazar ekinde yayımlandı.

Haydar Özay Söyleşisi - Dünden geleceğe uzanan bir anlatım


BURAK ABATAY | @abatayburak
Gezi... Hepimizin hafızalarında her daim taze olacak o şanlı direniş. Renkli, öfkeli, neşeli, dostça, dayanışma içerisinde. İçinden evlilikler çıktı, dostluklar pekişti, bir nesil ayağa kalktı ve el ele tutuşmayı öğrendi. Tüketim yıllarında her şeye int hikayeler üretildi, yazılar yazıldı, şiirler çıktı, resimler çizildi... Böyle bir Türkiye gördü dünya. Bu üretim zincirine ise geçtiğimiz aylarda bir yenisi daha eklendi. Ressam Haydar Özay, iki yıla yakın bi süre üzerinde çalıştığı ‘Gezi Resmi’ni tamamlayarak kitaplaştırdı. Özay, tüm kahramanlarıyla direnişi iyi bir sanatsal yorumla iyi bir belge olarak bizlere sunuyor. Özay’la ‘Gezi Resmi’ kitabını konuştuk

Gezi Resmi, Gezi’nin Eseri Dev Bir Tablo, geçtiğimiz aylarda sanat severlerle buluştu. Kitaba gelmeden evvel tablodan biraz konuşalım istiyorum. Tablo ne kadar sürede tamamlandı?
Gezi Resmi, öncelikle hayatını kaybeden çocuklara, Türkiye'de insani değerleri savunan, bu son derece barışçıl insanlarımızın anısına bir saygı duruşu oldu. Haziran 2013'ün üstünden çok uzun zaman geçmeden, 2014 Haziran'ında başladım. Bu yapıt iki yıla yayılan olağanüstü bir çaba ve adanmışlık sayesinde var oldu.

Tepkiler nasıl oldu?
‘Gezi Resmi’ni görmek için oluşturduğum atölyeyi ziyarete gelenler, resmin yapılışındaki büyük emeği ve böyle bir resmi yapmanın zorluklarını kolayca fark edebiliyordu. “Tek başınıza mı yapıyorsunuz?” diyorlardı sık sık. Sanat dünyasının sahteciliğinden uzak oluşu, yapılan işin parayla, ticari zihniyetle gölgelenmeyişi, resmin yapılış sürecinde izleyicilere açık oluşu, insanlara ulaştırılmasındaki çarpıcılık ve resme sahip çıkan insanlarda yankı bulması... Bunlara benzer pek çok sıradışılık, resim tarihimizde özgün bir yeri olan bu dev resmi insanların hatıralarında ayrı bir yere koydu. Gezi'nin ikinci yıldönümünde, 30 Mayıs 2015'te çocuklarını kaybeden ailelerle birlikte Gezi Resmi açılışını yaptık. Büyük bir heyecanla karşılandı. Üçüncü yılda da “Gezi Resmi Gezinin Eseri Dev Bir Tablo” adlı bu sanatçı katalogu var.



Kitaba gelirsek, detaylıca bir iş olan ‘Gezi Resmi’ni şairane bir dille ifade etmişsiniz. Friedrich Schiller’den, babanıza birçok detayı usul usul sunmuşsunuz. Kitabın oluşumu nasıl gerçekleşti?
Kitabın bir bölümünde var. Gezi'nin ressamı, 1986 tarihli basılmış bir çalışmasını başlangıç sayarsak 30 yıldır resim yapmakta ısrarı, inadı olan biri. Sanata olan inancıyla yaşayan biri, yoksul köyü, köylüsü, emekçi ailesinin İstanbul'la göç öyküsü anlatılırken bir yandan da tüm bu insanlarla ressamın dünyasında olanların; resimlerine, desenlerine, duvar resimlerine yansımasıyla kitap şekilleniyor. Ailemizin Gezi Parkı'yla yirmi yıllık duygusal bağı ve Gezi Resmi'nin hangi koşullarda yapıldığının kaydı, belgelenmesi gözden kaçmayacak bir özenle gerçekleştirildi.

Böyle bir ayaklanmayı resmetmiş olmak neyin ifade edilişidir?
Gezi’nin hatırasının unutulmaz olacağına inanç var burada. Şimdiye kadar Gezi için yapılanlara eklenen bu resimden, Gezi'nin hatırası için sanatçıların daha da fazlasını yapacağı kolayca anlaşılabilir. Özgecan Aslan ve Nuh Köklü'de var resimde. Gezi'nin hatırasını ve ardından geçen iki yıllık döneme sanatsal bir kalıcılık kazandırmak istedim.

Eser için ‘retrospektif’ bir yorum demek doğru olur mu?
Bir yönüyle evet, ama geçmişe ait olmasını değil daha çok gelecekte yapılacaklara hatırlatması için yapıldı. Geleceğe yönelik yapılacakların da kapsamlı bir anlatımı var burada. Sondan baştan sona doğru gelen, ama durmayan devam eden bir anlatım. Geride kalmış, geçilen yolları gösterdiği gibi, ilerlemeye çalıştığımız yeni yoları da görebiliyoruz çalışmada. Böyle bir ressam var ve bunları yaptı, bunları hayal ediyor, bunların resmini yapacak haberiniz olsun deme hali var.



Gezi’nin bütün sembol isimleri tabloda bizi selamlıyor. Tablo tamamlandıktan sonra ‘şu da eksik kaldı’ denilen bir şey oldu mu?
Gezi'nin mizahı, koreografisi, elyazıları gibi bunlara eklenecek pek çok şey eksik kaldı. Bir tuvalin sınırları oluşu yüzünden böyle kalması çok doğal. Bu nedenle Gezi Resmi'ni bir üçleme olarak yapmayı düşünüyordum, hala düşünüyorum. Üçlemenin birini; örneğin tiyatronun, şiirin, romanın, felsefenin yeni bir Gezi resmiyle bütünleşmesinde Gezi'nin ütopyasını anlatacak en çarpıcı ifade biçimleri ne olabilir diye düşünüyorum zaman zaman. İmkan bulabilsem ve üçlemenin bir resmine son iki yıla ait şeyleri eklesem nasıl olurdu acaba?

‘Gezi Resmi, Gezi’nin Eseri Dev Bir Tablo’ kitabını okurlar nasıl temin edebilirler?
Bu albümü edinmek isteyenler, haydarozay@gmail.com’dan bilgi alabilirler.


Gelecekte ne tür işler bizi bekliyor?



Benim ressamın tuvaller içinde olduğu dönemimden Trenli Resim, Melankoli ve Savaş gibi çok sevilen eski resimlerimin üslubunu Sivas, 1 Mayıs 77 gibi yeni yapacağım konularda tekrarlamayı düşünüyorum. En az Gezi Resmi'mde olduğu kadar çok yoğun araştırmalarla ve büyük emeklerle var olabilecek şeyler. Nedense bu işlerin zorluklarından, hayal kırıklıklarından kendimi korumak için, belki de biraz dinlenmek için İbsen'in Peer Gynt'üne çalışıyorum. Vazgeçmeyi düşünmediğim bu çabama bir İbsen ressamı veya bir tiyatro ressamı olmayı istemek denebilir mi? Esasında Peer Gynt’ün henüz tek perdesini okudum ama Greig'in Peer Gynt Suiti’ni yıllarca dinledim. Şimdilik İbsen'de Peer Gynt'e beni yaklaştıran oyunun müzikal yorumu oldu. İnanır mısın, bilmem; değirmeniyle, deresiyle Peer'in annesi, 70'li yılların toprak köyümüzden tanıdığım yaşlılardan biri gibi. Ressamın evlerine gitmek isteyeceği hatta evlerine gitmiş gibi hissettiği bir aile. İlerleyebilirsem ve zaman bulursam eğer çok sevdiğim, çok önemsediğim tiyatro dünyasında Goethe'nin Faust'uyla, Çehov'la, Moliere'le ve Shakespeare'le kalıcı şeyler yapmak isterim. Ne zaman ki yoğun bir çalışma sonrası resimlemeleri bitiririm, o zaman bunları sergiler ve kitaplaştırırım. Kışı yeni resimlerime hazırlıkla geçireceğim. Uzun zamana yayılan mültecilerle ilgili resimsel hazırlıklarım çok öne geçti. Şu sıralarda çok yetersiz çalışmaların yapıldığını gördüğüm bu konuda , mültecilerle ilgili gelecek yıla olağanüstü bir resim yapmak istiyorum. 2017 geldi, geliyor. Durmaksızın iyi şeyler, değerli şeyler yapmak inancından vazgeçmemeliyiz. Elimizden gelenden fazlasını yapmak… Harika olacaktır!

Not: Söyleşi, 5 Ocak 2017 tarihli BirGün gazetesinde yayımlanmıştır